Bir yüreğin sesi ancak ruhun gizli sularında sessizce ve derinlerde uyurken öpülürse duyulabilir.

Hayat denilen o ipince çizgi bize neler vermedi ki?

Hayat, kimi zaman renkli geçer kimi zaman siyah beyaz yaşanmışlıklarla. Bazen de yaldızlı çerçevelerle bakarız kahve tonlu camlar arkasından dünyaya, ama yaşarız sonunda hep bir şekilde…

Yıldızlar senin için benim için ayrı değil. Hepimizin başımızı göğe kaldırdığımızda onları yerlerinde buluruz. Sana farklı bana farklı değil. hepimize eşit görünürler, eşit parlarlar.

Ve sen yılların arasından bir kuyruklu yıldız gibi kayarsın, en kendin gibi, en cesur halinle en alman gereken kararları alırsın.

Hiçbir şey onunla ilgili değil.

Herşey seninle ilgili.

Kendindeki kodlarla, kendi korkularınla, kendi zayıflığınla, kendi değersizliğinle, kendi hissedişinle, kendi yaşam derslerinle ilgili.

Onları keşfet, gör. Gördüğünde ise yolma o kabukları, sadece farket, yaralarınla sev kendini.

Yaralarından sev, sevdiğini.

Sen kendi imtihanındasın, o kendi imtihanında.

Her ruh kendi mührünü taşır. Mührünün kilidini de beraberinde taşır.

Sevgisizliğini, kısıtlanmışlıklarını, engellerini, örtülerini gördüğünde kızma onlara. Sadece farket, engellerinle kucakla kendini.

Bazen olur istediklerin, bazen olmaz.

Kendini hazır hissettiğinde affedeceksin. En kendin gibi, en cesur halinle affedeceksin.

Canının istediği kadar tav olacaksın aşk için. Belki bir demek papatyayla, belki kalbinde uyandırdığı hisse güvendiğin sözlerle, belki de bir bakışla ya da hiç ummadık bir andaki hiç ummadığın bir minik davranışla…

Kim bilir belki nesnesi meçhul bir karın ağrısı çekildiğinde yeniden; çıkmayan candan ümit kesilmez diyeceksin.

Karnında kelebekler nasıl bir histir hatırlıyor musun?

Hatırlayacaksın.

Yol almak için önce kendi içindeki yolu bulman gerekiyor. O yolu bulduktan sonra erken ya da geç yola çıkmak çokta bir şey fark etmez. Ama bulduğun yolu keşkeler yüzünden kaybediyorsan, uyan! Kaybetme.

Hayatında yaşadığın her şeyin seninle bir bağı var. Sana söylediği/söylemek istediği bir şey.

******

Nasılsın ? diye soruyordu genç kadın attığı mesajda.

“Korkuyorum” diye yanıt geldi.

Bir an bu içten itiraf karşısında ne yazacağını bilemedi genç kadın. Kimseye, hiç kimseye ufacık bir zaafını göstermeyen adam ilk defa böyle bir kapı açıyordu çünkü. “Korkuyorum” diyordu. “Bana yardım et. Tut elimden, ya düşersem” diyordu.

“Korkma” diye yazdı genç kadın. “Herşeyin bir telafisi var. Düşsen bile kalkarsın. Eğer istersen yanında ben varım. Belki istemesen de ben varım. Elini uzat yeter. Korkunun açık kalan kapısını kapama. Bırak seni korktuğun yerde tutayım.”

Kim birini yaralarından sevmeye başlarsa böyle olmaz mı zaten?

Acımaz mı sevilenin gözleri?

Acıyan gözler güçlenen yüreğin yüzdeki yansımasıdır aslında. Çeliğe su vermek gibi.

Birini yarasından sevmek yüreği suya kavuşturmaktır.

Yürek çeliğe işte böyle dönüşür.

Anlaman gerek, yaşayıp hissetmen gerek…

Bir yüreğin deliliğini, bir ruhun gücünü, herşeyi kendi gördüğünden ve göründüğünden ibaret olmadığını anlayabildiğinde tam anlamıyla yaşayabilirsin.

******

Galiba kadınla erkek ayrılıyordu. Erkek ona şunu yazıyordu :

“Afrika’ya gidiyorum. İki zürafa vuracağım. Biri senin için, biri benim için.”

Kadın şöyle cevapladı: “İyi ateş et de yaralı kalmayayım.”

Erkeğin cevabı şu oldu; “Merak etme iyi nişan alacağım ve kendimi de yaralı bırakmayacağım”

******

Yaralı kalmayan, olmayan var mıdır?

İnsanın her şeyden ruhunda bir yara izi kalmalı belki de.

Ruhumuzun hafızası, bir yaralar arşivi ve bir dövme koleksiyonudur.

Kendi yaralarını sev. Sevdiceğini de yaralarından sev.

Ama SEV !