Bazen en çok haksızlığı insan kendine yapar. Çokça eleştirir kendini, hırpalar, bir o duvara bir bu duvara fırlatırcasına ruhunu örseler.

Bunca yıl dön bir arkana bak, neleri başardığını düşün, neleri gerçekten iyi yaptığını, bu iyi yaptıklarına kimlere ne ilhamlar verdiğini, kimleri esinlendirdiğini, kimleri fesatlandırdığına bak!

Herkesin her söylediğini dikkate alma, çünkü bil ki, en çok hangi özelliklerinden eleştiriliyorsan, seni sen yapan onlardır. Güçlü kasların onlardır. Beğenmeyip değişmeni söyleyen sözde “iyi arkadaş” görünümlü kişilerin her lakırdısını umursama. Emin ol böyle yaparsan, seni eleştirip değiştirmeye çalışanlar yumruklarını daha çok sıkacaklardır.

Bazen kendimi, kimseye bırakmadan çok eleştirdiğimi yakalıyorum. Sonra düşünüyorum ve diyorum ki kendime; Banu bak kızım geçen yıllara, az şeyde başarmamışsın. Pek çok kişiyi yaptıklarınla peşinden sürüklemişsin. Bazı insanların moda diye bir heves başladığı işleri sen yıllarca sürdürmüşsün. Buralar tarlayken, dutlukken 🙂 sen üretmişsin. Ve daha pek çok şey!

Konfiçyüs’ün dediği gibi, “Arkadaşlarımızı tanımak için başarı ve üzüntüden geçmek gerekli. Başarıda arkadaşların sayısını, üzüntüde ise kalitesini öğreniriz”

Bu nedenle çok arkadaşı olmak (!) tuzağına düşmemek gerek. Az ve daima öz.

Hz. Ali’nin yanına gelen, “Şu filan kişi sana kötülük düşünüyor” diyen birine karşı; “inanmam…” diye cevap vererek, “Neden ki?” diye sormuş ve sözüne şöyle devam etmiş: “Ben ona bir iyilik yapmadım ki, bana kötülük yapsın”

Kerim bir başka deyişle erdem olan kimseye iyilik yapmak onu yumuşatır. Leim yani kötü kimseye iyilik yapmak ise, onu kasavete (kaygıya, sıkıntıya) sevk eder. Düşünelim;

Bilmeden de olsa şu ahir ömrümüzde kasavete sürüklediklerimiz vardır, olmuştur ve olacaktır elbet…
Kusurumuza bakmasınlar değil bilakis kusurumuza baksınlar. Bakıp da kusur diye gördükleri ve onları kasavete sürükleyen her neyimiz varsa bizlerin can suyu, binbir derde deva kemik suyumuzdur. Kemik bizde su bizdedir.

Herkes mutlu ve rahat olabilir. Ama mutlu ve rahat olarak dünyada iyi bir şey yapılamaz. Mutlu ve rahat olduğu icin büyük bir şey başaran kimse yoktur. Her insanın bir arş-ı kemal noktası vardır. Ulaşabileceği en olgun ve bilge seviye. Herkes icin bu farklıdır. Ve insan bu kemalat noktasına rahatlık dolu, mutluluk dolu bir yolda varmaz çünkü varamaz. Bu kemalatın matematiğinde yoktur.

Konfor alanında kalan sadece göbeğini büyütür, bunun yanında hayalleri, umudu ve çevikliği küçülür.


Hayat, tıpkı Yosemite parkındaki 914 metre yüksekliğindeki granit düz bir duvar olan El Capitan’a benzer. Kemalat ise, o granit duvarın üzerine tırmanmaktır. İnsanı zenginleştiren, bilgeleştiren, derinleştiren ve büyüten o tırmanıştır.

Hayat bazen kendine olan inancını sınar, öyle bir sınar ki; olduğun yeri de, geldiğin yeri de, gideceğin yeri de unutursun. Öyle sınavlar olur ki bu hayatta bu düz duvardaki tırmanışçı gibi kalırsın hayatın karşısında!

Bilirsin ki, sen ve o başbaşasınız. Ve sen ne gayret göstersen de dağ, dağdır! Varlığın onun karşısında güçlü değildir. Ve sen bunu bilirsin.

Hayatta istediğin bazı seyler olmaz bazen.  Evvela neden olmadığını anlayabilmek gerek. Bunun icin de, hayatın karşısında değil, yanında olmak lazım. Hayatla yanyana olmak onun dilinden anlamak lazım. Onunla bununla şununla yaptığın kıyaslamaları bırakmak, her mevsim yaz olmadığı gibi bazen öyle soğuk olacak ki buz tutacaksın bunu bilmek lazım.

Bir nehir her yerde aynı akmaz.
Bazı yerlerde az akar, bazı yerlerde coşkuyla…
Ama akar bi şekilde çünkü o nehirdir.
Tıpkı hayat gibi ! Tıpkı hayatın gibi!
Dağılırsan toplanırsın.
Büküldüysen düzelirsin.
Durduysan akarsın.

 

Banu Çakar

 

İnstagram’dan takip edip ve YouTube kanalıma abone olmayı unutmayın 🙂 

(Linkler en aşağıda solda)