Bazen içinden hiçbir şey yapmak gelmez. Çok zorlamamak lazım.

Bazen bulanmış suyun dinlenmesi gerekir. Gerekir ki, bulanıklığa yol açan ne varsa sakinleşsin, dinsin, çöksün ve ortaya tertemiz berrak suyu çıkarsın.

Her insanın hayatında kendine durup baktığı bir dönemi olmalı.

Kendini her yönüyle (öyle boy aynasında da değil 🙂 ) mümkünse küçücük bir aynada bakıyormuşçasına ele aldığı…

Her insanın hayatında durup etrafına baktığı bir dönemi olmalı.

Bu nedenledir ki “elek” meğerse ne de güzel bir aletmiş. Herkesin bir “elek” dönemi olmalı.

Biriken çer, çöp, saman, gereksiz olan gerek kişi, gerek eşya ne varsa hayatından eleyip çıkardığı bir dönemi olmalı.

Bazı dönemlere hazırlıksız yakalandığımızı sanırız. Halbuki öyle değildir. Kolumuz kırıldığı diye üzülürüz, nerden bilebiliriz ki Rabbin bize kırılan kol yerine kanat vermeyeceğini.

IMG_0168

Çok durdum iskelenin önünde.

Durdum baktım suya. Ama atlamadım. Belki de cesaret edemedim.

Daima bir rüzgar esti ve beni suya itti. Yüzebilirsin, korkma diyerek. Böylece atlamış oldum.

Bazen sandığımızdan daha cesuruzdur ancak mesele durduğumuz iskeleden atlamaktır. Ve hayat hiçbir zaman planladığımıza uymaz. Hiçbir zaman diyorum çünkü, planlayarak yaşanmaz hayat. Sadece yaşanır. Elbet olur arzularımız, dualarımız, isteklerimiz, hayallerimiz, gayretlerimiz. Ancak plan yapıyorsak da nafiledir. Sen plan yapadur, bak bakalım güya planladıklarını mı yaşayacaksın 🙂

Yoksa sen plan mlan derken, bir şeyler olacak da, sen onları mı evirerek dönüşüp değişeceksin. Bak bakalım, benden söylemesi 🙂

Nasrettin Hoca ne güzel demiş, “Ye kürküm ye”

Pek çok insan, bir diğerinin yanında onun kürkünden dolayı bulunur. Kürk sırttan inince etraftakiler de sanır ki, kişi kürkü bir yana bıraktı. Yanından toz olup giderler. Halbuki bilmezler ki, bir kürk yerine başka bir kürk gelinceye kadar sadece emanettir. Elbet sırta atılır bir kürk.

Sen sırtında kürk yokken yanında olana bak. Elini tutana, kalbini duyana, gözünün içine bakana bak.

Seni seve seve çoşa çoşa eleştirenler, burun kıvıranlar, ikiyüzlü oscarlık performanslar, etrafındaki altın madalyalı yalaka  şampiyonları, öte yandan güya seviyormuş gibi yapan yalan sevda artizleri…

Bunlar kim öğrenmek istersen şayet, çıkar kürkünü ! Seyrele etrafını.

Sevdasını, menfaatlerine satanlar,

Tuttuğu eli, millet ne der diye bırakanlar,

Kafasındaki kırk türlü hesap kitabı, aşkından ağır basanlar,

Yüzüne gülüp, kuyunu kazanlar,

Sana inanmayıp, ümidi olmayanlar,

Vicdanını, yalanlarının içinde kaybedenler,

Sinsi gülüşlerini “istediğim oldu” nun arkasına saklayanlar…

Hz Ali şöyle der; “Yer ile gök arasındaki mesafe bir AH kadardır.”

AH, her nerede ise, sahibini/sahiplerini bulur. Hiç tahmin edilemez bir zamanda ulaşır ve hesabını keser.

Mesele sevmeyen veya seni sevmediğini söyleyen insan/insanlar değildir (-hatta böylesine rastlamışsan elini sık, alnından öp, teşekkür et, selam et, takdir et-) , EN EN EN tehlikelisi diğer türlüsüdür.

Allah seviyormuş, özlüyormuş, istiyormuş, değer veriyormuş, doğru söylüyormuş gibi yapanlardan korusun.
Hatta, herşeyin -muş, -miş gibisini yapandan korusun !
Bilmez ki her muş, miş gibi yapan bir vebal biriktirir kendi boynunda.

An gelir, biriken o vebal apansızın gırtlağına basarak hesap sorar.

Veballerin bir Rabbi vardır adaletini sağlayacak olan. Hayyam’ın dediği gibi, adalet kainatın ruhudur.
Ve kainat onun izni üzeredir. Ve daimi adaletin sahibi o’dur.
Her şey zamanı gelince…Her AH zamanı gelince…