Doğuştan görme engelli ressam Eşref Armağan’ı,  ilk defa Aralık 2013’te yapılan TedxITU vasıtasıyla tanıdım.

Sonra hakkında daha geniş bilgi toplamak istedim. Kişisel web sitesini inceledim.

Sonra küçüklüğümden beri resime ayrıca ilgili olan, kendince resim karalamaya meraklı biri olarakta eserlerini inceledim. Renkleri, temaları, kompozisyonları çok iyiydi. Görme engelli bir insandı, görme engelli bir ressamdı.

Şaşırıyor muyduk? Peki ama neden? Bizim gibi duyu organlarında herhangi bir engeli olmayan insanlar yani görebilen, renkleri ve şekilleri algılayabilen bizler böyle resimlerin bir görme engelli ressam tarafından yapılabileceğini mi tasavvur edemiyorduk, bu muydu?

01 Aralık 2013’te gerçekleşen “Dönüm Noktaları” temalı, TedxITU’den sonra Sn. Ufuk Tarhanfacebook duvarında Eşref Armağan’ın, Dünya’da 600 yıldır tek örnek olduğunu, parmak uçlarının görme işlevi yaptığını bunun Harvard’da da tespit edildiğini söyleyen paylaşımlarda bulundu. Daha sonra da kendisinin hiç eğitim almadığını paylaşması ve “İnanılmaz” şeklindeki yorumu ayrıca ilgimi çekti. Daha dikkatli üzerinde durdum.

Ben ise konuya şu açıdan bakmak ve sormak isterim :

Bir konuda yeteneğimiz varsa ve önemli olan o kabiliyetimizi kullanmak ve ondan eserler/ürünler ortaya çıkarmak ise, illa eğitim alıp almamış olmamızın bir önemi kalır mı? ve aynı zamanda bir şeyleri Harvard 🙂 tespit ederse mi bizim için daha geçerli ve daha anlamlı sayılıyor?

Bir örnek vermem gerekirse, Harvard Üniversitesi 20 yıla yakın süren bir araştırmanın sonucu olarak, insanları paranın, malın, mülkün..vs. mutlu etmediğini, edemediğini, insanı başka insanları mutlu etmek için gösterdiği çabanın ve sevdiklerine karşı duyarlı olmanın mutlu ettiği saptamıştı.

Ancak gelin görün ki, tüm bu saptamalar açıkçası bizim için yeni değildi. Evet, yeni değildi !

Nitekim, topraklarında yaşadığımız bu atmosferde yüzyıllar önce kadim ilim sahibi üstadlarda aynı şeyi görmüş ve söylemişlerdi. Dolayısıyla bunu anlayabilmek için, Harvard Üniversitesi tarafından 20 yıl süresince yapılan araştırmalara da çokta ihtiyacımız yok/yoktu açıkçası…İlla birşeyler birileri tarafından etiketlenince (-ki burada vak’amızın muhatabı sözkonusu ünv. oluyor 🙂 -) ve söylenince mi “gerçek” veya “anlamlı” sayılacak?

Topraklarımızdan, kültürlerimizden nice ilim insanları geçtiler. Bir Ömer Hayyam’ın, bir Gazali’nin, bir İbn-i Arabi’nin, bir Mimar Sinan’nın etikete, tespite mi ihtiyaçları vardı? Şimdi çağımızda Harvard onları tanırsa, tasdiklerse, onları “kabul(!) veya tespit(!)” ederse mi daha bir tamam sayılacaklar?

Kaldı ki, herhangi bir konuda yetenekli/kabiliyetli olmak, sıfırdan eğitimle öğrenilmesi muhtemel bir cevher değildir. Sadece eğitimle daha da geliştirilebilir.

Ruhsal Zeka (SQ) ve Liderliği, 1,5 yıla yakın araştırma ve incelemelerle çalışarak birleştirdiğim, Mayıs ayında çıkan  “Ruh’unla Düşün” isimli kitabımda, bu hususu “İstidat ve Kabiliyet” bölümünde ele almaya ve açıklamaya çalıştım. Orada daha detaylı okuyabileceksiniz.

Ama burada kısaca ifade etmem gerekirse,

Neden şaşırıyoruz? Neden bize inanılmaz geliyor? Bu sanıldığının aksine çok şaşılacak bir şey değildir. Bu şaşıracağımız, inanılmaz bir şey değildir. Daha çok inanmak için bize sunulan bir göstergedir sadece.

Her ruhun bir veya bir çok yeteneği vardır. Her insan, istidatıyla gelir bu dünyaya.

İstidat (Ayan-ı Sabite) demek, bir şeyi yapma/yapabilme yetisidir. Ancak kimisi bunu fark eder ama bilerek ve isteyerek kullanmaz, kullanmak istemez. Kimisi ise kendi ruhuna ekilmiş istidat tohumlarını filizlendirir ve büyütür. Eşref Armağan işte böyle bir örnek.

Düşünün, Da Vinci ben yaptıklarımın hiçbirini yapmayacağım deseydi veya Michelangelo hiçbir sanat eseri yapmak istemeseydi, M.Sinan bir şey yapmadan otursaydı, Galileo kafasındaki aritmetik dehayı kullanmak istemeseydi, Pavarotti ben sanatçı olmayacağım veya Elif Şafak ben hiçbir roman yazmayacağım deseydi…vs. Dolayısıyla her insan yani dünyaya gelmiş her kul, yetenekleri kadar borçludur bu dünyaya! Yeteneklerini kullanarak eserler/ürünler/hizmetler…vs. ortaya çıkarmak, o kulun borcudur.

Bunun anlamı da şudur: Rumi’nin çok güzel bir sözü var.

Şöyle der; “Bilenin, bilmeyene borcu var bu dünyada!”

Videoyu izleyin ve dediklerime bizzat şahit olun. Kararı kendiniz verin !