Tüm dünyada bestseller olmuş “Eat, Pray, Love” kitabının yazarı Elizabeth Gilbert, sanatçılara ve dehalara imkansız özellikler atfetmemiz üzerine konuşup, radikal bir fikri savunuyor: Nadir bulunan bu insanların “dahi” demek yerine, “dehanın” onlara geldiğini söylemek gerekir diyor.

Deha (genius) ve ilham kelimelerinin benim ayrıca ilgi alanıma giriyor. Yaptığım araştırmalarda Gilbert’in bu etkileyici konuşmasına rastladım. Çünkü benim için de ayrı ve çok büyük bir merak konusudur.

“Deha” nedir, kimler buna sahiptir?

“İlham” nasıl gelir, neden bazen gelir, bazen gelmez?

Bunlar çok basit gibi gözüken hatta belki üzerinde yeterince düşünmediğimiz sorular.

Aynı şey benim için de geçerli. Ben de bir yazı yazarken, bazen ansızın bu genius’ın kalbime, aklıma ve parmaklarıma üşüşmesini seyrediyorum. Yakalarsam güzel bir yazı çıkıyor parmaklarımın ucundan. Nerde olursam olayım eğer yakalayamazsam, aklımdan uçup gidişini seyretmek zorunda kalıyorum.

Gilbert konuşmasında, Antik Yunan ve antik Roma’ da insanların, yaratıcılığın, insana refakat eden kutsal bir ruh olup, insanlara meçhul ve uzak bir kaynaktan, anlaşılmaz sebeplerle geldiğine inandıklarından bahsediyor.Yunanlıların ise, yaratıcılığı sağlayan bu refakatçi kutsal ruhlara “demon” dediklerini şöyle anlatıyor :

Sokrat, kendine gaipten bilgelik anlatan bir demonu olduğuna inanmasıyla ünlüdür. Romalılar da aynı düşüncedeydiler, ama onlar bu vücutsuz yaratıcı ruhlara “genius” (“deha”) adını vermişlerdi. Bunu öğrenince çok hoşuma gitti; çünkü Romalılar, “dehanın” zeki bir birey anlamına geldiğini düşünmüyorlardı. “Dehanın” böyle büyülü bir varlık olduğuna,  sanatçıların stüdyolarının duvarlarında yaşadığına – şu ev cini Dobby gibi – bazen de ortaya çıkıp böyle gizlice sanatçıya eserinde yardımcı olduğuna, esere biçim verdiğine inanıyorlardı.”

Her zaman merak etmişimdir:

Dünya üzerinde yaratıcı işler yapan insanlar, onları seçip gelen, onlara bahşedilen bu “ilham”larla nasıl yaşadılar, neler hissettiler ?

Gilbert’ta bu konuşmasında örneklerle bunu anlatıyor.

Neden, yani neden? Bu dünyaya yapmaya geldiğimiz işi yapmaktan korkmamız mı gerekiyor?” diyor ve devam ediyor :

“Demek istediğim, yaratıcı mesleklerin nesi bu kadar korkunç ki, diğer kariyerleri kimse dert etmiyor da, bu mesleklere gelince karşımızdakinin ruh sağlığı için endişe ediyoruz? Mesela babam kimya mühendisiydi. Kırk yıl boyunca kimya mühendisliği yaptı ama kimse kimya mühendisliği yapmaktan korkup korkmadığını sormadı.”

Dedikleri o kadar kafama yattı ki 🙂 Aynen öyleydi.

Burada bazı meslekleri kategorize etmek değil maksat ancak bazı işlerin diğerlerinden farklı yetenekler ve yaratıcılık gerektiyor. Örneğin bir müzisyen ile bir muhasebecinin farkı gibi. Bir reklamcı ile bir bankacı farkı gibi. Veya bir yazar ile bir memur farkı gibi. Müzisyenin “ilham”a ihtiyacı olduğu kuşkusuz ama bir muhasebecinin “gelir-gider hesap pusulası yapmak için herhangi bir “ilham”a ihtiyaç duymayacağı gibi veya bir bankacıya, “bankacılık yapmaktan korkuyor musun” diye sorulmayacağı gibi 🙂 Çünkü, bazı meslekler su götürmez şekilde yaratıcılık gerektiriyor.