Kullanıcıların internet davranışlarıyla ilgili yapılan araştırmalara göre, insanlar yaratmaktan çok izlemeyi seviyorlar. 1-9-90 kuralı adı verilen bir yaklaşıma göre, malzeme yaratmak için emek harcayanlar genel grubun yüzde 1’ini, paylaşan ve yorum yapanlar yüzde 9’unu, geri kalan yüzde 90’ı ise hiçbir şey yapmadan izleyen pasif izleyicileri oluşturuyor.

Yaratıcı mısınız, İzleyici mi?

1-9-90 kuralına göre, sosyal ağların en önemli grubunu yüzde 1’lik “yaratıcılar” oluşturuyor. Bu kişiler yenilikleri, trendleri izliyor, ilgi çekebilecek malzemeleri bularak paylaşıyorlar. Blog yazıyorlar, video yüklüyorlar. İçinde bulundukları sosyal ağın etkinliğinin büyük bölümünü onlar gerçekleştiriyorlar.

Yüzde 9’luk “editörler” grubuysa, genellikle kendileri içerik üretmeyen ancak “yaratıcı”ların sunduğu malzemelere katkıda bulunan, paylaşan, yorum yapan kişilerden oluşuyor. Bu grup yaratıcıların paylaşımlarını yorumluyor onlara katkıda bulunuyorlar. Aynı zamanda bir bakıma eleştiren görevi de üstleniyorlar.

Bu kitlenin dışında kalan yüzde 90’lık kısım ise, “izleyici” rolünü tercih eden, okuyan, takip eden, gözlemleyen, sosyal medyada hesapları ile varolan ancak bir bakıma etliye sütleyü karışmayan veya bir süre sonra pasiflikten hesaplarını bile unutanlardan oluşuyor. Ve dijital dünyada ana hedef, işte yukarıda bahsedilen yüzde 1’lik yaratıcılar grubunu ateşleyebilecek bir fikir bulmak veya sunmak.

Blogların canlı bir arşiv ve adeta günlük birer gazete olduğunu düşünecek olursak, güçlerini yadsımak hata olur. Hatta kanımca “güçlü ve etkin içeriğin” gücünü yadsımak veya görmezden gelmek hata olur.

Gazetelerin geçmiş arşivlerine internet ortamı olmadığı zamanlar için ulaşmak hayli güç olabilirken, şu anda bundan belki 50 veya 100 yıl sonra herkes, şimdilerde bizlerin web 2.0 ile dijital olarak ürettiğimiz her içeriğe, yazıya, yoruma, istediği her bilgiye ulaşabilecek. Geçmiş zamanda ne olmuş diye oturduğu yerden bir tık ile okuyabilecek.

Düzenli ve kaliteli içerik üretimi son derece zor bir iş. Ancak her ne kadar yüzde 1’lik kısmı oluştursalar da “yaratıcı”ların çok etkin içerik/malzeme ürettiklerini söyleyebiliriz. Bu nedenle her şeyi yazmak değil, etkin ve pazarlaması yapılan içerik ile üretmek gerekiyor.

İçerik pazarlaması…

İçerik pazarlaması dediğimiz kavram, markanın müşteriye/okuyucuya (-blogları da bir marka olarak düşünecek olursak-) ulaşarak bir şekilde bağ kurduğu, marka hakkında bilgilenmeleri sağladıkları, müşterinin/okuyucunun ilgisini çeken, bir nevi duygusal bir bağ kuran, böylece o marka hakkında olumlu bir düşünce içine girmeleri sağlayan bir stratejidir. Örneğin LR olarak, İK ve Liderlik alanında yüzde 1’lik kısımda olmaya ciddi emek ve zaman sarfederek, güçlü ve etkin içeriğimizle, okuyucumuzla aramızda oluşturduğumuz sağlam bir etkileşim mevcut. Amacımız da bu zaten 🙂 Bu nedenle en önemli yatırım, “blog yazmak” değil, blog içeriğine yatırım yapmak ve uzun vadede belirlenen stratejilerle yapılan içerik yatırımının geri dönüşünü metriklerle ölçümlemeyi hedeflemektir.

Şimdi siz blog mu yazıyorsunuz yoksa yüzde 1’lik kısımda yer almaya zaman ve gayret sarfederek etkin bir içerik pazarlaması mı yapıyorsunuz?