Bir “Kadın” bir hayat demektir. Çünkü “Kadın” demek, “Hayat” demektir.

Kadın bahçe demektir. Bahçede ki tüm çiçekler, tüm renkler demektir. Kadın bir yol demektir. Yürüdükçe, yol aldıkça görünen manzaralardır. Ve hayatın kadınlar tarafından gezdirilen bir çok manzarası vardır.

Kadının hayatla kurduğu bağı, yeni doğan bebeğiyle kurduğu bağı, sevgilisinin elini tutarken kurduğu bağı, çocuğu ağladığında kurduğu bağı, eşinin hafifçe yana kaymış kravatını hafifçe düzeltirken kurduğu bağı…

Kadın hayata bağlıdır. Hayat, kadına bağlıdır. A. Altan, denemelerden oluşan çok sevdiğim kitabı “Kristal Denizaltı”nda şöyle yazmış: “Hayat, kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi kat kattır. Babil’in asma bahçeleri gibi teraslar halinde yükselir. Bir terastan bir terasa sizi kadınlar götürür. Ve bugün durduğunuz teras, seyrettiğiniz manzara, gördüğünüz hayat, yanınızdaki kadının terası, manzarası, hayatıdır. Hayatın hangi katında durduğunuzu, yanınızdaki kadının durduğu kat belirler. Hayatınız seçtiğiniz kadındır. Bir kadın değil, bir hayat seçersiniz çünkü.”

Ne de güzel de yazmış, öyle değil mi?

Bir başka diyara yolculuktur kadın. Yüzyıllar boyunca farklı anlamlar kazanmış, saklanmış, ötelenmiş, bastırılmış, ezilmiş, konuşmasına ve hatta belki düşünmesine bile engeller konmuş kadınların. Ama aynı kadın Kurtuluş Savaşı’nda aynı heyecanla aynı milliyetçilikle aynı inançla tüm kalbi ve ruhu ile, tüm varlığını ortaya koyarak savaşmıştır. Nice adsız kahramanlardan bir çoğu da kadındır buna emin olabiliriz.

M.Kemal Atatürk 1923 yılında yaptığı bir konuşmasında; “Şuna inanmak lazımdır ki, dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir.” demiş ve kadınlara verdiği önemi ve kadının özelliğini vurgulamıştır. Şu anda Türkiye nüfusunun yarıdan fazlasını oluşturan kadınlar, bir çok aşamalardan geçerek bugünlerine gelmişlerdir:

  1. 1924 yılında kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu”nun kabul edilmesi ile çağdaş eğitime geçişin temellerinin atılması,
  2. 1926’da şeriatın kaldırılması ve Medeni Kanunu’nun kabul edilmesi,
  3. Bir çok kadınla evliliğin kaldırılması,
  4. Resmi nikah zorunluluğu ve nikahta yaş sınırının getirilmesi,
  5. Boşanmanın kanunlaştırılması,
  6. Aynı işlerde, eşit ücretle çalışabilme,
  7. Mirastan faydalanabilme ve diğer bir çok konuda erkekle eşit hale gelmesi,
  8. 1933’te yerel yönetimlere seçme ve seçilme hakkının kazanılması,
  9. 1934’te yasama ve yürütme organlarına kadınların seçme ve seçilme hakkının sağlanması olarak bazılarını sayabiliriz.

Şimdilerde ise erkekler gibi bir çok alanda çalışan, yorulan, aynı zamanda bir çok toplumsal kimliği de taşıyan kadın sürdürülebilir kalkınmanın en önemli unsuru. Özellikle de sürdürülebilir bir kalkınma için “kadınların işgücüne daha çok katılımı” oldukça önemli.

“Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun bir organı faaliyette bulunurken diğer bir organı işlemezse o sosyal toplum felçlidir.” (Atatürk, 1923)

Toplumun bu özellikli çoğunluğunun, toplumun felçlisi durumuna gelmemesi için daha çok kendinin farkında olması, güçlü olması, yüreğinin ve ruhunun değerini çok daha iyi anlamış olması ve haklarını daha fazla savunur olmasına ihtiyaç vardır.Bir çok kadınımız şiddet görüyor, eğitimsiz bırakılıyor, ruhunun naifliği örseleniyor, kalbi kırılıyor, taciz ediliyor, daha “az” yetenekli ve daha “az” akıllı gösterilmeye çalışılıyor. Artık geçmiş geçmişte kalmalı, gelecek umud olmalı ve kadın 2000’li yıllarda artık kendini yolunu çizebilmeli, çizerken de kendini özgür hissedebilmelidir.

Türkiye, 1980 yılında imzaladığı, 1986’da yürürlüğe giren “Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi” (CEDAW) ne göre; kadınların kanun karşısında eşitliğinin sağlanmasını amaçlamakta ve kadınların siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel yaşamda erkeklerle eşit konumda olmaları için devletleri önlem almaya teşvik etmekte. Aynı zamanda Türkiye, 10.02.2009’da Lizbon’da Ulusal Saygın İş Programı Mutabakat Zaptını imzalamış, buna göre de, kadın-erkek eşitliğinin sağlanması ve kadın istihdamının artırılması, mutabık kalınan maddelerden biri olarak belirlenmiştir.

Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri, kadın istihdamının düşük olması ve aynı zamanda da 1990’dan beri de sürekli düşmesidir. Kadınların işgücüne katılım oranları 1990’da %34,1 2002’de %26,9 2004’te % 25,4 2009’da % 26 2010’da ise bu oran %27,6 çıkmıştır. TÜİK 2010 yılı Aralık verisine göre toplam istihdam bir önceki seneye göre 1 milyon 214 bin arttı. Bu artışın 444 bini kadın. Erkek istihdamı ise kadının neredeyse iki katı olmuştur. Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü (KSGM) tarafından hazırlanmış olan ve 2011 Şubat ayında açıklanan “Türkiye’de Kadının Durumu” raporunda kadınların işteki durumları şöyle izah ediliyor : “100 kadından sadece 12,8’i kendi hesabına ve işveren olarak çalışıyor, 51,1’i ücret yada yevmiye karşılığında çalışıyor, 34,8’i ücretsiz aile işçisi.” İstihdamda yer alan 100 kadından 58’i herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna bağlı olmadan çalışmakta.

Fakat geçmiş senelere kıyasla şimdilere baktığımızda, kadınlar daha fazla eğitim almakta, yüksek öğrenim görmekte, çalışma hayatına atılmaktalar. Ama bazen de eğitimli yada donanımlı olmaları, veyahut çok iyi bir iş kadını olmaları evlenince “eşleri istemiyor” diye işten ayrılmalarına yada çocuk sahibi olunca iş hayatını bırakmalarına engel olamamakta.

Kadınların belki yapmak istedikleri çok şey var, örselendikleri veyahut imkansızlıklardan dolayı yapamadıkları, belki de cesaret edemedikleri. Hayat ne yazık ki herkese adil değil. Bazı yerlerde ve zamanlarda kadınlara daha da adil değil. Ruhlarındaki ve ellerindeki bir çok yetenekle yaşlanan veya yeteneklerini hiç gün ışığına çıkaramadan ölen pek çok kadın var. Bazı kadınların ise yetenekleri dünyaya mal oldu, bazılarını tarih yazdı, bazıları ölümsüz eserler bıraktı, bazıları mücadele etti, bazıları ise hiç bilinmeden tarihin acımasız sayfaları arasında yok oldu. Kadınların bazısının aile baskısından, bazısının eş baskısından, bazısının ise toplum baskısından yada tüm baskıların hepsini birden yaşayarak büyük dramlara imza atmaları neden? Kim bu imzayı onların yerine attı, neden?

Eğitim olanağı elinden alınan, çalışmasına izin verilmeyen, kendisini savunup, mücadele ettiğinde ayağına çelme atılan kadınlar olmadı mı? Hayat onların bireysel mücadelelerini gelecek nesillere taşımadı mı? Hayat kadınların hep geri planda camdan bir tavanda sıkışıp kalmalarına izin verecek mi, bence vermeyecek. Bunun için her yerde ve her mecrada daha çok kadın olmalı, yönetici kademelerinde çalışan daha çok kadın olmalı. Çünkü her geçen gün kadınlar gelişiyor, çoğalıyor, güçleniyor, başarıyor, büyüyor, kazanıyor. Kadınlar yaşıyor!

Günümüzün çalışma hayatında ise kadınların çok çeşitli problemleri olabiliyor. Erkeklerle aynı işi yapsalar da onlardan daha fazla çalışmak zorunda kalmaları, güzel oldukları için sanki güzelliklerinin hesabını verircesine aynı zamanda akıllı olduklarını da ispat etmek zorunda kalmaları bu problemlere aklıma gelen ilk örnekler olarak verilebilir. Kadınlar ekseriyetle iş hayatında daha fazla çaba harcadılar. Maratonda her zaman geriden başlayıp, kulvarlarda hep solandılar. Daha sonrasında da erkeklere ait olan bir iş dünyasında taşıyabildikleri her bayrak için (-yapamayacaklarını söyleyenlere inat-) kazandıkları, kazanabildikleri başarılarına karşılık şaşkınlıkla bakakalındılar.

Örneğin, çekici olmanın iş dünyasında bir artı olduğu söylenir. Ancak İngiltere Kraliyet Ekonomi Derneği’nin bir araştırması, bunun sadece erkekler için geçerli olduğunu ortaya koymuş. Şöyle ki, bu araştırmayı yapanlar biri resimsiz, diğeri ise çekici kadın ya da erkek resmine sahip özgeçmişlerle aynı ilanlara iki kez başvuru yapıyorlar. Bu şekilde 2500 iş ilanına 5000 başvuru gerçekleştiriyorlar. Çekici erkek resmine sahip özgeçmişler, % 20 başvurularına yanıt alırken, kadınlarda ise durum çok farklı oluyor. Resimsiz kadın özgeçmişlerin mülakata çağrılma oranı, resimlilere göre % 22 daha fazla. Çekici kadın resimli özgeçmişlere göre ise % 30 daha fazla. Diğer bir ifade ile, erkeklerde çekicilik mülakata çağrılma oranını artırırken kadınlarda bu oranı düşürüyor.

Bu yukarıda saydığım zorluklar her kadın için olmadı belki, bir genelleme yapmak bu konuda belki haksızlık olur, fakat çoğunlukla demek daha doğru. Çoğunlukla alkışlara, desteklere rağmen şeffaf engeller, şeffaf tavanlar, şeffaf çatılar oldu önlerinde. Erkeklere mal edilen iş hayatında, geçmişten beri varolmaya çalışan türlü mesleklerde ki her kadın muhakkak çeşitli sorunlarla karşılaşmıştır. Bunu yadsıyamayız.

Birleşmiş Milletler En Az Gelişmiş Ülkeler 4’üncü Konferansı kapsamında düzenlenen ‘Kadınların Küresel Değer Zincirinde Yer Alması için İş Dünyası ve Kalkınma Örnekleri’ konulu konferansta; Dünya’daki işlerin % 66’sının kadınlar tarafından yapıldığı belirtilerek, konferansa konuşmacı olarak katılan ve Dünya’nın en güçlü kadınlarından biri olarak gösterilen Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı: “Ancak kadınlar küresel gelirin yalnızca yüzde 10’unu ve küresel mal varlığının da % 1’ini alıyorlar. Erkekler toplam işin % 34’ünü yapmalarına karşın toplam gelirin % 90’ını, toplam küresel refahın % 99’ına sahipler. Biz de burada olmasak, erkekler tüm gelirin ve mal varlığının % 100’ünü alacaklar.” şekilde bir açıklama yapmıştır.

Bir başka çarpıcı sonuçta; Dünya Gıda Organizasyonu’na göre eğer kadınlar da erkeklerle aynı oranda üretim ve finans kaynaklarına ulaşabilseydi tarım üretiminin % 20-30 oranında artacağını gösteriyor. Nasıl artabilir çalışma hayatında kadın sayısı, nasıl arttırılabilir çalışma hayatında kadın sayısı? DPT tarafından hazırlanan 9.Kalkınma Planı’nda (2007-2013) yer alan “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Ulusal Eylem Planı’nda kadın istihdamını artırmaya yönelik hedefler şu maddelerde toplanıyor :

  1. Kadın istihdamını artırmaya yönelik çabaların hızlandırılması (eğitim, mesleki eğitim, girişimlik, çocuk ve yaşlı bakım hizmetleri, sosyal farkındalığın artırılması)
  2. Kadınların kırsal alanlardaki ekonomik konumunun iyileştirilmesi (girişimciliği teşvik, gelir artırıcı projeler, çalışma koşullarının iyileştirilmesi)
  3. İşgücü piyasasında toplumsal cinsiyet ayrımcılığı ile mücadele edilmesi (Çalışma Kanunu’nun revize edilmesi, aynı işi yapan kadın ve erkeğin gelir farklarının araştırılması, ayrımcılığa karşı önlem alınması)

 

Ancak 2011 yılında Türkiye, planda yer alan %29,6’lık kadın istihdamı hedefinin yaklaşık 6 puan gerisinde bir durumda idi. Kısacası benim gönül-ü fikrime göre çalışma hayatında kadın istihdamı şöyle artabilir/artırılabilir değerli okuyucularım :

Öncelikle, genç kızlarımız kendine güvenmeli, eğitilmeli, okumalı-okutulmalı, fark etmeli, keşfetmeli, korkmamalı, sevmeli-sevilmeli, gülmeli. Bu şekilde bir kadınlığa geçiş her zaman daha güçlü olmalarını sağlayacaktır. Kadınlarımız (hiçbir yaş ayırd etmiyorum, her yaşta tüm kadınlar) ruhuna sahip çıkmalı, yüreğine sahip çıkmalı, kendini tanımalı, yeteneğini bilmeli yada bir şekilde ortaya çıkarmak için çabalamalı, yerinde saymamalı. Bir kadın bir hayat demektir. Kadın demek, hayat demektir. Hayatın katları arasında dolaşmak demektir. Kadın bahçe demektir. Bahçede ki tüm çiçekler, tüm renkler demektir. Kadın bir yol demektir. Yürüdükçe, yol aldıkça görünen manzaralar demektir.

Kimi kadınlar sıradanlaşmamak için farklı olmaya çalışıyor, kimi kadınlar için zaten farklı oldukları için farklılar. Ülkemizde de ve hatta belki dünyanın bir çok ülkesinde de (bazı ülkeler hariç) kadınlarımızın genetik kodlanması evlenmek ve çocuk sahibi olmak üstüne kurulu. Örneğin DPT’nin Türk Aile Yapısı araştırmalarına göre, hane halkı reislerinin % 76’sı için kadının aile içindeki en önemli görevi, ev işi ve çocuk bakımı ifade edilmektedir. Başka bir ifade ile kadının görevleri tartışıldığında ilk akla gelen iyi anne, iyi eş, iyi ev kadını olması. Çarpıcı olan nokta ise, üniversite mezunu kadınların % 72 sinin de bu görüşü paylaşması.

Kadın, belki kendini evlenince anlamlandırıyor; çünkü yalnız kalmaktan korkar kadınlar. “Ya hata yaparsam?” korkusu kadınlarda daha yoğundur çünkü kadın bir hata yaptığında bir erkeğe göre çoğu zaman daha büyük bir kayba uğrar. Tamam, kadınlar daha duygusaldır ama ne konuda olursa olsun karar aşamasında hayalci davranmayan, yalnız duyguları değil, koşulları da doğru değerlendiren kadınlar hayal kırıklığını, acıyı daha az yaşayacaklarından karar mekanizmalarına ve dolayısıyla kendilerine duydukları güven daha da artacaktır. Ama kadınlar çocuk mu, kariyer mi sorusu ile karşılaşmamalı, bu soruya verecekleri cevapla peşinen hükümlendirilmemeli, birini seçmek için diğerinden vazgeçmek zorunda kalmamalı. Bu durumda bırakılmamalı. Kadın ne kariyer ne de çocuk için kendinden vazgeçmemeli.

Kadın başarılı olunca ve çok çalışınca ailesine zaman ayıramıyor diye şikayetlenen ve büyük ihtimalle onu ailesini ihmal etmekle suçlayabilecek olan kocası (destekleyen erkekler de mevcuttur tabii ancak ülkemiz genelinde belki yüzdelik olarak oldukça az olma ihtimalinde) benzer olan karşıt bir durumda yani kendisi(erkek) çok çalışıp eşini(kadını) ve çocuklarını ihmal ettiğinde, eşi(kadın) ilgi beklediğini söylediğinde neden duyarsızlaşır? Erkeğin yaptığı “iş”tir, “para”dır, “gelecek”tir de kadının yaptığı nedir? Evlilik iki kişiliktir ama gerçek bir eşitlik istendiğinde, dansın dengesi her an bozulabilmektedir.

Kadınların çalışma hayatına katılmalarını engelleyen nedenler arasında;

  1. — Kadın işgücünün ucuz emek olarak, emek yoğun  iş kolları olan tekstil, gıda, hazır giyim, tütün gibi sanayi dallarında yoğunlaşması,
  2. — Eğitimin her kademesinde süren eşitsizlik,
  3. — Kentsel alanda eğitim seviyesi düşük kadının işgücüne katılamaması,
  4. — Kadınların aile hayatlarında koca, çocuk, hasta, aile büyüğü…vb. bakımlarını üstlenmeleri, bu sorumluluklarını ne yazık ki paylaşamamaları,
  5. — Kentleşme sonucu kente gelen kadının evde oturması,
  6. — Kadınların kemikleşmiş ön yargılar ve şartlanmalardan dolayı işgücüne katılmaya cesaret edememeleri,
  7. — Ekonomik kriz dönemlerinde kadınların öncelikli işte çıkarılması, özellikle kayıtdışı sektörlerde daha düşük ücret almalarını sayabiliriz.

Kadının “başarılı” bir iş insanı olması gerçekten zordur. Nadiren de olsa desteklenebilir kadın, ailesi tarafından, eşi ve/veya çocukları tarafından ama çoğunluğu oluşturamıyor. Sonuç olarakta istisnalar kaideyi bozmuyor. Kadının “başarılı” bir iş insanı olması gerçekten zordur. Ne yazık ki, oturmamış beklentiler, kesinleşmiş yargılarla savaşmak zorundadır. Savaşmak zorundadır, birçok savaş gibi kendi istediğini hayata geçirebilme, gerçekleştirebilme savaşı da yalnız başına yaşandığından, mutluluk, güven, sevgi, başarı, mutluluk tanımları da herkese göre farklılık gösterdiğinden tüm kadınlar için ortak çözümü bulmak zordur.

Asıl olan “kendine yetebildiğini görme” den kaynaklanan özgüven duygusudur. Ancak kadının bu güvenli tavrı, erkeğin kendini tedirgin hissetmesine, kişisel zayıflıklarından korkup kadından uzaklaşmasına, kadının zaaf ve açıklarını yakalayarak üstüne gitmesine veya onu kızdırmak için çaba harcamasına ve dolayısıyla kadının hayatında köstek olmasına neden olabilir. Benim burada sözünü ettiğim erkek “bilinçli” erkektir, kendine güvenen kadınla birlikte olacak olan “kendine güvenen erkek” tir.  Kendine güvenen ve cesaretli bir kadın olmak zordur ama kalıplarla ve önyargılarla yetişmiş bir erkeğin böyle bir kadınla mutluluğu yakalaması, mutlu olması bir yana ona destek olabilmesi de hayli güçtür. Anlaşılacağı gibi, kadınların çalışma hayatına atılamamaları ya da daha fazla çalışmak zorunda kalmaları veyahut çok çalışsalar da başlarını cam tavana çarpmalarının nedenleri hayli komplikedir.

Peki ya güzel örnekleri yok mu? Var 🙂

Tarihte bildiğimiz bilmediğimiz sevgiliye, eşe yazılmış nice mektuplar bazen en güzel anlatıcımız olabilir. Benim aklıma Victor Hugo’nun Juliette Drouet’ye yazdığı bir mektup geldi, şöyle yazıyor Victor Hugo :

31 aralık 1851

“….Bütün bu karanlık ve şiddet dolu günler boyunca harikuladeydiniz, Juliette’im. Sevgi istedim getirdiniz, sağ olun! Gizlendiğim yerlerde, sürekli tehlikede beklemekle geçen gecelerin sonunda, kapımda parmaklarınızda titreyen anahtarın sesini duyduğumda, kötülükler ve karanlıklar yok oluyordu; içeriye ışık giriyordu! Çatışmalara ara verildiğinde yanı başımda olduğunuz o korkunç, ama müthiş tatlı saatleri asla unutmamalıyız. O küçük karanlık odayı, tavandan, duvarlardan sarkan o eski eşyayı, yan yana duran iki koltuğu, masanın bir köşesinde yediğimiz yemeği, getirmiş olduğunuz soğuk tavuğu yaşamımız boyunca unutmayalım; tatlı konuşmalarımızı, okşamalarınızı, kaygılarınızı, adanmışlığınızı hep anımsayalım. Beni sakin ve dingin gördüğünüze şaşırmıştınız. Bu sakinlik ve dinginlik nereden geliyor, biliyor musunuz? Sizden…”

(V.Hugo)

Bir kadının hayalleri ve yapmak istedikleri ile başarıya ulaştığında gördüğü ve gösterdiği manzara da harikuladedir.

 

“Kadın” hayata bağlıdır. Hayat, “Kadın”a bağlıdır.

Bir “Kadın” bir hayat demektir. Çünkü “Kadın” demek, hayat demektir.

Not: İlgi makale, Banu Çakar’ın 2012 yılında Uluslararası bir yarışma için kaleme aldığı bir makalesidir.